Sosial şəbəkələrdə yayımla

Sindirilmemiş Algılar,Yanıltılmış İnsanlar

Son zamanlarda elimden düşürmediğim ve çok sevdiğim birinin hediyesi olan bir kitap var ki ne kadar  içerisinde anlatılanları yaşam felsefem haline getirmeye calıssam da yapamıyorum. Çünkü öyle şeyleri hayatımızdan çıkarmamızı söylüyor ki birini bıraksan ötekinden vazgeçemez durumdayız.

Kitabın adına gelirsek “Karatay Diyeti” fakat adından anlaşıldığı gibi bir diyet kitabi değil. Yaşama dair büyük ipuçları vererek nasıl sağlıklı yaşanırın sırlarını anlatıyor. Üstelik detaylı açıklamalarıyla.
 
Bir kere bugüne kadar söylenilen, dile getirilen, tavsiye edilen uygulamaların tamamen dışında ve tamamen zıt şeyler söylüyor ve söylediklerini ünlü profesorlerin araştırmalarıyla destekliyor. Hangi diyetisyenin yanına gitsek günde 5 öğün yiyin, her öğünü az tutun, mutlaka 3 ana öğün arasında meyve yiyin, karnınızı uzun süre boş bırakmayın derlerdi. Bizde doğruymuş gibi bunu uygulamaya calışır 3 ana öğün 2 ara öğün tüketmeye özen gösterirdik ama ne kiloda ne de görsel olarak hiçbir degişiklik olmuyordu. Bu kitapta ise ağzımıza bir tek lokma aldığımız anda sindirim sistemimizin çalışmaya basladığını, yiyeceklerin hızla mideden geçerek bağırsaklara ulaştığını, bağırsaklardan hemen emilen yiyeceklerin ise kısa bir süre sonra bağırsaklarımızın ve midemizin boşalması sebebiyle karnımızın tekrardan acıktığını tatlı şeyler istediğimizi söylemekte. Üstelik bugün her an tükettiğimiz gıdaların işlenmiş gıdalar olduğunu ve işlenmiş gıdaların ise bu sindirim prosesinden  daha hızlı geçtiğini ve daha çabuk acıkmaya neden olduğunu yazmakta.
Yani yediğimiz her lokma vücudumuza yağ olarak geri dönmektedir. Üstelik her saat başı yemek yemek her saat insulinimizin yuksek olmasına sebebiyet vermekte vücut sürekli insulin salgıladıkça yağ depolamasının devam ettiğini belirtmektedir. Bu durumda da 5 öğün yediğimiz takdirde vücudumuzun insulin salgılaması ara vermeden devam edecektir. Bunun önüne geçmek ise ancak öğünler arasında boşluk bırakmakla çözülebilir. Çünkü mideye birşey gelmediğinde vücut ihtiyaci olan enerjiyi depolanmış olan yaglardan alacak ve böylece kilo verme işlemi daha hızlanmış olacaktır. Bunun yanında kitapta işlenmiş gıdaları saydığında ise şoka düsüyorsunuz. Ekmek bile undan yapıldıgı için işlenmiş gıda kategorisine girmekte ve yenilmesi onerilmemektedir. Tum bunları okuduktan sonra yıllarca halkımızı diyetisyenler ve onun gibi bu çarkın içinde olanlar nasıl da ayakta uyuttular dememek elde değil. Hakikaten de bu algıyı oluşturmak için gerek tv de gerek diğer mecralarda o kadar çok söylediler o kadar çok dile getirdiler ki beyinlerimiz onun doğruluğundan başka doğru aramadı. Üstelik söylediklerini bir robot gibi uygulamaya kalktı ve her söylenilene koşulsuz inandı.
 
Geçenlerde bir uzman televizyonda çıkmış diyorki “ Bebeklerinize yemek hazırlarken içerisine tuz, şeker gibi takviyeler yapmayın. Çünkü bebeklerde henüz oluşmuş bir damak tadı yoktur ve onlar bilmezler bu gibi tatlandırıcıların tadını. Koysanız da yerler koymasanız da yerler. Fakat koyduğunuz takdirde onun bu maddelere bağımlı olmasına sebebiyet verirsiniz ve büyüyüncede bu ilaveleri eklemeden yemek yiyemez duruma gelir. Tıpkı hepimiz gibi. Hangimiz tamamen tuzsuz yemek yiyebiliriz yada çayın yaninda şeker olmadan içebiliriz(varsa bile cok az sayıdadir). Peki neden o zaman hazır satılan bebek mamalarının içerisine tuz yada şeker gibi tatlandırıcılar(yada bunları evez eden diğer maddeler) ilave ediliyor? Geleceğe yapılan bir yatırım değil midir bu? Tüm bebeklerimiz daha minicikken ne yiyeceğine yönlendirilmiyor mu?
Bazı markaların da günümüzde aynı bu şekilde uygulamaya çalıştıkları ve tüketicileri inandırdıkları algılar var ki kimse çıkıp sorgulamıyor, koşulsuz inaniyor, uyguluyoruz. Bu belkide en cok telekomünikasyon şirketlerinde oluyor. Örneğin : Tüm telekomünikasyon şirketleri qepik hesabına(Türkiyede kuruş) geçmeden önce o kadar çok hesaplı olacağını dile getirdiler ki -artık qepik hesabı yapacaksınız daha çok kazanacaksınız. hesabınızı bileceksiniz harcadığınızı göreceksiniz- insanlar da buna inandi ve hakikaten de geçtikten sonra bir çok kişiden duyduğum şu oldu ki iyiki qepiğe geçtik artık daha iyi oldu daha hesaplı oldu diye çünkü kendileri buna inanmış inandıgı gibi de sorgulamamış üstelik qepik-kontör hesabının içinden çıkamamış tüketicilerimiz. Farkında değiliz ama qepik uygulamasına geçtikten sonra her dakikada eskisinden daha çok ödüyoruz. Önceden ayda X azn yuklerken  şimdi tam 2 katı yüklüyoruz yinede yetişemiyoruz bu da bizim qepiğe geçmemizin karı oluyor demekki. Bi başka örnek vermek gerekirse geçenlerde  dünyada pazar lideri olan bir içecek firmasinin içerisine koyduğu bir renklendirici maddenin kanserojen olması dolayısı ile Kolombiyada yasaklandığı haberlerini okuduk gazetelerde. Zaten bedene zararlı olduğunu biliyorduk fakat içerisine konulan maddenin direk kanser yapıcı olmasını hangi tüketici nerden bilebilir ki? Üstelik dünya markası olmuşsun ve her bulduğun boşluga giriyorsun tüm yemeklerin tüm eğlencelerin vazgeçilmezisin. İçerisine koyduğun maddelerin neler olduğunu bilmek ve tüketicilerini doğru yönlendirmek senin marka gorevin değil midir…
Her şeyden once bizler bir tüketici olarak neye inanacağımızı şasırmış durumdayız. 2 yıl önce söylenilenler bugün başka bir tezle çürütülüyor. Insanlarımızda bugün inandıklarının yarın yanlış olduğunu gördüğünde hem markaya olan hem profesorlere olan inanışları azalıyor. Bakıyorsun bir professör çıkıp diyor ki “x” i bol bol tüketin diğeri çıkıp diyor ki “y yi daha çok tüketin x o kadar önemli değil üstelik vücudunuza da zararli. Bir marka çıkıp diyor ki ürünümüz %100 doğaldır yarın başkası diyor ki içerisinde doğal olmayan maddeler var. Her gün yeni bir bilgiye maruz kalıyor beynimiz. Inanclarımız, algılarımız yönlendiriliyor ve başkalarının söyledikleri başkalarının söylemleri ile  şekillendiriliyor. Hatta başlarda bu  söylemlere karşı çıkıyorsun inanmıyormuş gibi yapıyorsun fakat yarın olduğunda  onun söylediklerini uyguluyorsun,benimsiyorsun üstelik tavsiye de ediyorsun. Defactonun “Indirim Kaldırım Yok” sloganındaki gibi bu gibi yanlışları insanlara inandiran profesörlerin sevabı ne buna inanan halkımızın günahi ne?soruyoruz. Aslında tek istediğimiz yanıltılmamak ve gerçeklerin ışığında bir güneş gibi parlayan markaları kullanmak.
 
Hepinize iyi günler diliyorum…

Baxılıb: 3286

Şərhlər